
Prof. Dr. Feridun Yenisey
BAU Mütevelli Heyeti Hukuk Danışmanı
Bu yazıda suçun önlenmesinde ve delillendirilmesinde yapay zekâ hukuka uygun biçimde nasıl kullanılabilir sorusunun cevabını tartışmak ve bu konudaki ilkeleri ortaya koymak isterim.
Bu alanda üç temel ilke, bir başka deyişle üç kırmızı çizgi bulunmaktadır: 1. Elektronik veriler kullanılırken “aleni alandaki özel hayat hakkı” ihlal edilmemelidir. 2. Amaca bağlı olarak toplanan elektronik veriler ayrı tutulmalı, birleştirilmemelidir. Verilerin birleştirilerek analiz edilmesi için yasal düzenleme yapılmalıdır. 3. Kişisel veri kullanıldığında ilgilisine geri bildirim yapılmalıdır.
1. Birinci ilke “özel hayatın gizliliğinin” korunması ile ilgilidir. Öncelerde sadece “konutun içindeki” özel hayat hukuk tarafından korunurken, günümüzde yaygınlaşan sosyal medya ve dijital gözetim araçları ile elde edilen her türlü elektronik veriler üzerinde yapılan analizler neticesinde bütün ilişkilerin belirlenebilmesi nedeniyle, “aleni alanlardaki özel hayat hakkı” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu hakkın korunabilmesi için, kişisel veri veya her türlü elektronik veri üzerinde, belli bir kişi hakkında araştırma veya analiz yapılabilmesi için, Kanun ile düzenlenmiş bir yetki bulunması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Rotaru” Kararı bu ilkeyi ortaya koymuştur. Zira, herhangi bir birey hakkında açık veya kapalı kaynaklardan sistematik biçimde veri ve bilgi toplamaya başladığınızda, o kişinin özel hayatına saygı hakkına müdahale etmiş olursunuz. Açık kaynaklardan toplanan genel veri, bir kişiyle ilişkilendirilmeye başlandığı andan itibaren, dayanağını oluşturacak bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Bu zorunluluk hem kolluğun önleme yetkileri hem de suç sonrası delillendirmeye ilişkin adli yetkiler bakımından geçerlidir. Bugün Türkiye’de böyle bir kanun yoktur. Ceza Muhakemesi Kanunu ifade almada iradeyi zorlayıcı yöntemlerin kullanılmasını yasaklamış ve delil yasağı oluşturmuşsa da (CMK 148), günümüzde elektronik verilerle çalışan bilişim sistemleri ve yapay zeka uygulamalarının hangi verileri işleyebileceği yasalarda açık bir şekilde düzenlenmediği için, “veriye kötü muamele yapıldığı” söylenebilir. Altını çizmek istediğim ilk husus budur. Rotaru kararı uyarınca, sistematik bir araştırma yapıldığında; bu araştırmanın nasıl yürütüleceği, elde edilen bilgilerin nerede saklanacağı ve kimlerle paylaşılacağı yasayla düzenlenmelidir.
2. İkinci kırmızı çizgi, Veri Hukukunun temel kurallarına dayanır. Kişisel veriler belli bir amaca bağlı olarak toplanır. Buna “amaca bağlılık ilkesi” denir. Türk Hava Yolları’ndan bir bilet aldığınızda kaydınız o işlemle sınırlı kalır; kredi kartınızla yaptığınız alışverişe ilişkin bilgi de yalnızca o işlemde durur. Toplanan her veri, örneğin MOBESE kayıtları, belirli bir süre içinde, gerektiğinde yirmi günde bir silinmelidir. Ancak silme henüz yasalarımıza yansımamıştır. Veri, hangi amaçla toplanmışsa yalnızca o amaçla kullanılabilir. Bu ilke yalnızca kişisel veriler için değil, bütün veriler bakımından geçerlidir. Verilerin birleştirilmemesi, bir araya getirilerek üzerinde analiz yapılmaması; her birinin ayrı ayrı tutulması gerekir. Veri toplamak için bir kanun gerektiği gibi, toplanan verileri birleştirmek için de ayrı bir kural gereklidir.
Bütün veriler birleştirildiğinde, ki buna “veri madenciliği” deniyor, ben “trol ağı yöntemi” diyorum, tıpkı denizden balık toplarken küçük balığı da büyük balığı da yuvalarıyla birlikte çekmek gibi bir sonuç doğar. Bu tür analizler elbette gereklidir; bütün veriler birleştirilip incelendiğinde çok sayıda suç ortaya çıkarılabilir. Ancak bu süreçte pek çok “kristal bardak” da kırılır; yani kişi hakları zedelenir. Dolayısıyla bu konunun da kanun ile düzenlenmesi gerekir.
3. Üçüncü kırmızı çizgi, yapay zekânın veri kullanımında geri bildirim yapılması, yani ilgili kişinin bilgilendirilmesi ilkesidir. Kişisel veriler hukukunda, bir kişinin verisini kullanacaksanız, bunun için ondan izin almanız gerekir. Oysa suç araştırması ve suç önleme çalışmalarında, kişinin bilgisi dışında ona ilişkin bilgiler toplanıp analiz edilmekte; bu da çok ciddi hak ihlallerine yol açabilmektedir.
4. Öngörücü polislik: Yapay zekânın suçun önlenmesinde kullanılması kuşkusuz gereklidir. Suçların işlenmesini önleyebilmek için, geçmişte suçların nasıl işlendiğini bilirseniz, gelecekte işlenebilecek suçları da öngörebilirsiniz. Burada “öngörü” kavramının altını özellikle çiziyorum; karşılaştırmalı hukukta buna “öngörücü (prediktif) polislik” denir. Bir yanda proaktif, yani suçun işlenmesini önleyici polislik; diğer yanda prediktif, yani gelecekte işlenebilecek suçları öngören polislik vardır. Yapay zekâ bu öngörüde son derece başarılıdır. Ancak öngörüde bulunabilmesi için, daha önce suç işlenen yerlerin hangi saatte ve ne biçimde olaya sahne olduğunu bilmemiz gerekir; bu, aleni nitelikte bir bilgi olarak toplanabilir. Buna “o suçu, o saatte kimin işlediği” bilgisini de eklediğinizde ve iki veriyi birleştirdiğinizde, belirli bir kişinin ileride yeniden suç işleyebileceğini öngörebilirsiniz. Üstelik bunu yüzde 70-80 oranında isabetle yapabilirsiniz. Bu, aynı zamanda bir kolluk tecrübesidir: Suç işleyen kişi çoğu kez yeniden ve aynı yöntemle suç işler. Buna “modus operandi” denir; fail çoğu zaman başka türlü hareket edemez, herkes kendi karakterine bağlı bir suç işler.
Burada büyük bir soru gündeme gelir: Suç işleyeceğini öngördüğünüz bir kişiyi yakalayabilir, onu engelleyebilir misiniz? Bu sorunun yanıtı kesinlikle olumsuzdur. Kolluk hukuku ve ceza muhakemesi hukuku, tahminle değil, somut olguyla çalışır. Öngörü yalnızca tedbir almayı gerektirir; bu tedbirler de suç önleyici niteliktedir.
Hocam Sulhi Dönmezer’in öğrettiği bir suç önleme örneğini aktarmak isterim: Vatikan’ın altındaki dehlizlerde fuhuş yapılmakta ve bir türlü önlenememektedir. Bulunan çare, o mekânın aydınlatılması olmuştur; ortam aydınlatıldığında orada artık suç işlenmemiştir. Demek ki suçu önlemenin yolu, suçun işlendiği ortamı ortadan kaldırmaktır.
Buna “yapısal önleme” denmektedir. Kolluk hukukunda suçların önlenmesine ilişkin birden çok yöntem vardır; suç işlenen yerleri haritalandırıp buna göre tedbir alındığında yapısal önleme gerçekleştirilmiş olur. Bu yöntemin başında ise mimarlık gelir. Binaların ve şehrin yapısı, suç işlemeyi kimi zaman teşvik eder, kimi zaman önler. Bu noktada “kırık camlar teorisi” anılmaya değerdir: Bir tek kırık cam dahi, insanları diğer camları da kırmaya yöneltir. Suçların önlenmesi işte bu nedenle önemlidir.
Yapay zekânın suçun önlenmesinde kullanılması yararlıdır; ancak bu kullanımın kurala bağlı olması gerekir. Ne var ki failler kural tanımamakta ve yapay zekâ kullanarak olası mağdurlarını belirlemektedir. Toplumu tarayarak “en kırılgan kişi kimdir, kimi mağdur edebilirim” sorusunun yanıtını aramakta; sonra o kişiye yoğunlaşarak gerçekten de mağdur edebilmektedirler. Bugün yapay zekâdan yararlanarak sanal ortamda suçların ne şekilde işlendiğini öğrenebilir, öngörebilir, önleyici tedbirler alabilir ve uygun sistemler kurabiliriz. Bu anlamda yapay zekâ, sanal ortamdaki suçların önlenmesine büyük katkı sağlayabilir. Ancak bu katkıyı sunarken hepimizin kişisel verilerini kullanır ve başka bilgileri de açığa çıkarırsa, ciddi sıkıntılar doğabilir.
Buradan çıkan sonuç açıktır: Suçlular yapay zekâyı kullanıyorsa, polisin de suçu önlemek için yapay zekâdan yararlanması, ancak başka hakların ihlal edilmemesi için bu kullanımın kurala bağlanması gerekir.
