
Prof. Dr. Murat Dündar
BAU Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı
6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş Depremleri, Türkiye’nin kent politikaları ve yapı denetimiyle ilgili gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. On binlerce bina yıkıldı, on binlerce can kaybedildi. Oysa, aynı büyüklükteki bir deprem Japonya’da olduğunda neden aynı yıkımı görmüyoruz? Çünkü orada yalnızca yönetmelikler değil, toplumun bilinç düzeyi, uygulamalar ve kent politikaları birbirini tamamlayan bir sistem oluşturuyor. Peki, biz neden bunu başaramıyoruz? 1999 Gölcük Depremi’nden bu yana geçen 25 yılda kaç bina yıkıldı, kaç can kaybedildi? Sayılar değişiyor ama trajedi aynı kalıyor.
Bir mimarın rolü, politika oluşturma sürecinde genellikle yeterince temsil edilmiyor olsa da uygulamanın ilk aşamalarında kritik bir perspektif sunar. Konunun en başından sizlerle iki çarpıcı fotoğraf paylaşmak istiyorum. Bu görseller, sadece yaşanan acı olayların belgesi değil, aynı zamanda doğal afetler karşısında yaşadığımız ortak deneyimlerin ve zorlukların derin temsilleridir.

Şekil 1’deki fotoğraflar, 1999 Gölcük Depremi sonrasında Avcılar’da çektiğim yıkım sonrası kurtarma çalışmalarını yansıtmaktadır. Fotoğraflar, o dönemde ailemin yaşadığı mahallede, sayısız binanın enkazı arasında eğitimsiz, kendiliğinden organize olan gönüllülerin umutsuz mücadelesini gözler önüne seriyor.

Şekil 2’deki fotoğraflar ise 2020 İzmir Depremi’nden. Bu karede, yıkılmış bir apartmanda yürütülen daha organize bir kurtarma çalışması görülüyor. Aralarında 20 yılı aşkın bir zaman farkı olmasına rağmen, bu iki fotoğraf arasındaki tezat çarpıcı ama aynı zamanda ince ayrıntılarla dolu.
Bu fotoğrafların ortaya koyduğu ürkütücü soru ise şu: Yirmi yılı aşkın süre geçmesine rağmen neden aynı yıkım modellerini ve aynı çaresizlik hikâyelerini görüyoruz? Gerçekten ne değişti ya da hiçbir şey değişmedi mi? Bu sorular sadece retorik değil; kent planlaması, afet riski yönetimi ve politika geliştirme alanında yer alan hepimize yönelik bir çağrıdır.
Yıllar geçmesine rağmen ülkemizde depremlerin hâlâ bu denli yıkıcı sonuçlara yol açmasının nedeni, süreci doğru planlayamamamız mı? Sorun yasa, yönetmelik ya da teknik bilgi eksikliği mi?
Bu noktada, kullanım amacından bağımsız olarak bir yapının üretim sürecinde izlenen yol haritasını paylaşmak istiyorum. Şekil 3’te Türkiye’deki yapı üretim süreci şematik olarak görülmektedir. Süreçteki temel roller ve adımlar belirtilmiştir. Özetle şemadan da anlaşılacağı üzere, yapılaşma kararı alındıktan sonra, yatırıma dönüştürülen sermayenin bina haline gelme süreci, çeşitli mercilerce sıkı bir şekilde denetlenmesi, farklı onay mekanizmalarından geçmesi ve oturma izni alınmadan tamamlanmaması gereken aşamalardan oluşur. Ayrıca, Türkiye’de yürürlükteki yasa, yönetmelik ve tüzüklerin, Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya ile kıyaslandığında daha esnek veya yetersiz olmadığı da bilinen bir gerçektir. Kahramanmaraş depremleri sonrasında Japon teknik ekibi ile birlikte Türk inşaat mühendislerinin yaptığı değerlendirmelerde, bazı statik hesaplamalarda yönetmeliklerimizin kâğıt üzerinde daha sıkı olduğu ortaya çıkmıştır.

Şekil 3’te de görüldüğü gibi, yapı üretim süreci birçok onay mekanizmasından geçiyor. Peki, neden işler yolunda gitmiyor? Hal böyleyken neden bu çapta yıkımlar yaşandı? Son depremler sadece eski binaları değil, prestijli kabul edilen, yalnızca 3-5 yıllık yeni yapıları da yıktı! Sorun sadece yasa, yönetmelik, bu kurallara uygun hazırlanmış projeler, müteahhitlerin açgözlülüğü, kullanılan malzeme, tasarımcılar ya da yerel yönetimler değil! Suçu tek taraflı yükleyerek vicdanımızı rahatlatırsak afetler bizim için varoluşsal bir tehdit olmaya devam edecektir. Asıl sorun, bu sürece dahil olan bireylerin sorumluluk bilincinden yoksun oluşudur. Bu noktada bütüncül bir yaklaşım benimsemeliyiz. Son depremler sonrası yapılan gözlemler ve incelemeler, kentsel alanlardaki yapısal hasarların nedenlerini, önceki depremlerdekiyle benzer şekilde şu başlıklar altında toplamaktadır:
- Afet verileri dikkate alınmadan hazırlanan imar planları ve plan değişiklikleri; tarım arazileri ile zayıf zeminli alanların imara açılması,
- Uzman teknik personel eksikliği ve denetim yetersizliği,
- Mimarlık, mühendislik ve şehir planlama hizmetlerinin yapım sürecine dahil edilmemesi ve denetim mekanizmalarının işlevsizleştirilmesi,
- İmar affı uygulamalarıyla, imar kurallarına aykırı yapılaşmanın meşrulaştırılarak kaçak yapılaşmanın teşvik edilmesi,
- Yapı kullanımı sürecinde bilinçsizce yapılan müdahalelerin neden olduğu hasarlar.
Deprem, sel, heyelan, çığ, kar ve yağmur gibi doğa olayları zaman zaman yaşamımızı olumsuz etkileyebilir. Ancak bu olaylar tek başlarına afet değildir. Bir olay, insan yaşamını ciddi anlamda etkileyip can kaybına neden olduğunda afet niteliği kazanır. Sorun, bu olaylardan ders çıkarmayıp gerekli önlemleri almamamızdır.
Türkiye’de planlama kararlarının, sonraki yıllarda uygulanacağı beklentisiyle hazırlandığı bilinir. Ancak kent planlama kararları, hedefler, politikalar ve uygulamalar incelendiğinde, planlama ile uygulama arasında büyük bir tutarsızlık olduğu gözlenmektedir. Bu çelişki, yalnızca uzmanlar değil, sıradan yurttaşlar tarafından da rahatlıkla fark edilebilmektedir.
Peki, bu tutarsızlık planlamadan tamamen vazgeçmemize mi neden olmalıdır? Kesinlikle hayır! Tam tersine, ülkemizin kalkınması için kritik öncelikleri kavrayan ve bu bilince sahip bir toplumsal farkındalık geliştirmenin zorunlu olduğu bir bilimsel gerçekliktir. Bu farkındalık, dayanıklı şehirler ve dirençli bir toplum yaratmanın ve bunu benimseyen bireyler yetiştirmenin temel taşıdır. Bunu başaramazsak, planlama çabalarımız boşa çıkacaktır.
Doğal afetlerde yaşadığımız acı tecrübeler, toplumsal travmalar ve geleceğimizi ipotek altına alan ekonomik kayıplardan anlaşılacağı üzere, kent planlamamızın ve uygulama stratejimizin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu yeniden değerlendirme ile gelecekteki afetlere karşı dirençli kentler ve dayanışma ruhu olan bir toplum oluşturabiliriz.
Birleşmiş Milletler’in “Sürdürülebilir Kalkınma İşbirliği Çerçevesi 2021-2025” belgesinde de belirtildiği gibi Türkiye; iklimle ilgili riskler, depremler, insan kaynaklı ve doğal tehlikeler, siyasi ve jeopolitik değişiklikler, ekonomik dalgalanmalar, nüfus hareketleri ve salgınlar gibi çoklu tehditlerle karşı karşıyadır. (1)
Türkiye’nin coğrafi konumu ve iklimsel özellikleri dikkate alındığında, “Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi 2015-2030” kapsamında belirtilen önceliklere odaklanılması elzemdir. (2) Bu çerçevede dikkat edilmesi gereken temel başlıklar şunlardır:
Afet Riskini Anlamak: Türkiye’nin çeşitli doğal afetlere yatkınlığı nedeniyle, kapsamlı risk değerlendirmeleri ve kamuoyu farkındalık kampanyalarının düzenlenmesi gerekmektedir.
Afet Risk Yönetiminde Yönetimi Güçlendirmek: Yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde koordinasyon ve iş birliğinin artırılması zorunludur.
Afet Risk Azaltımına Yatırım Yapmak: Afet riskini azaltmaya yönelik altyapı projeleri, yapı standartları ve şehir planlama uygulamalarına yatırım yapılmalıdır.
Afetlere Karşı Hazırlık Kapasitesini Artırmak: Etkili bir afet sonrası iyileştirme, yeniden yapılanma ve kalkınma süreci planlanmalıdır.
Özetle siyasetten arındırılmış ve akademik tabanlı bağımsız denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi; sadece rant odaklı olmayan kentsel dönüşüm politikalarının önemsenmesi; son afetlerde deneyimlediğimiz akıl ve vicdan yoksunu yerel yönetim ve merkezi hükümet uyumsuzluklarını ortadan kaldırıp işbirliği yapılmasını zorunlu kılacak yasal düzenlemelerin oluşturulması; tüm bu süreçlerin uygulamalarında fiili olarak görev üstlenmekte olan meslek insanlarının (mimar, mühendis ve şehir plancıların) planlama süreçlerinde ve karar alma mekanizmalarında daha etkin bir şekilde sürece dahil edilmesi ile ihtiyaç olunan umut yaratılabilir.
Bu öncelikler, Türkiye’nin afet risklerini azaltma, afetlere karşı hazırlıklı olma ve dirençli bir toplum oluşturma yolunda stratejik bir yol haritası sunmaktadır. Kentsel politikalar yalnızca afetlere karşı direnç oluşturmakla kalmaz; sosyal donatı alanları, yeşil alanların korunması, ulaşım ve altyapı hizmetleri gibi konularda da doğrudan belirleyici rol oynar. Ancak Türkiye’de imar planları daha çok yatırım ve rant odaklı olduğu için, sağlıklı kentleşme yerine düzensiz büyüme ve plansız yapılaşma hâkim oluyor. Afetler ise bu düzensizliği ölümcül hale getiriyor. Mevcut sistemdeki teknik uzmanlıktan kopuk ve günü kurtarma odaklı ilerleyen bu politika üretim yaklaşımının terk edilerek rant siyasetinden arındırılmış bilimsel gerçekliğe dayalı bir modele dönüştürülmesi bir seçenek değil, zorunluluktur.
Sonuç olarak, afet risklerini azaltmak ve sürdürülebilir kentler oluşturmak için artık siyasi irade, mesleki sorumluluk ve toplumsal farkındalık ekseninde bütüncül bir yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor. Mevcut sistemdeki teknik uzmanlıktan kopuk, günü kurtarmaya yönelik politika üretme anlayışı sürdükçe, doğal afetler her zaman bizim için bir felaket olmaya devam edecektir.
Bugün, bilimi ve aklı merkeze alan bir dönüşüm başlatmazsak gelecekte sadece binalarımız değil, toplum olarak inancımız ve umutlarımız da enkaz altında kalacaktır. Artık gerçekten değişim yaratma zamanı!
Kaynaklar: (1) Birleşmiş Milletler Türkiye Ülke Takımı (2021), “Sürdürülebilir Kalkınma İşbirliği Çerçevesi 2021-2025”, s. 37, Ankara. (2) Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi 2015-2030, 2015, Sendai, Miyagi, Japonya.