
Dilara Zevne
Bahçeşehir Üniversitesi Çocuk Konservatuvarı Koordinatörü
Hani derler ya, adam olacak çocuk küçüklüğünden belli olur diye. Kendimi müzik ve dolayısıyla da sanatın bir parçası gibi hissetmem yaşamın bana daha ilk yıllarımda içime işleyen bir hazinesi olmuştu. Hayatımın büyük bir kısmı sanatın, müziğin, bağlamanın var olduğu yerlerde geçti. Sekiz yaşında elime ilk kez bağlamayı aldığım günü dün gibi hatırlıyorum. Giriş cümlemde de bahsettiğim gibi aslında “bu tutku kendimi tanımaya başladığım, varlığımın ilk anlarında bana verilen bir müjdeydi” diye. Fakat insan, o yaşlarda bir enstrümanın hayatını bu kadar şekillendireceğini bilmiyor. Ya da tatlı bir korku hissediyor küçük bedeninde. Bende de aslında öyle oldu. Biraz korku, biraz heyecan, biraz bilinmezlik ama fazlasıyla tutku: Bağlama tutkusu. Yüreğimde küçük yaşlarımda hissettiğim bu tatlı heyecanı hayattaki en büyük şansım dediğim ailem ve de özellikle babam sayesinde olumlu bir yöne çevirebilmiştim. O nedenle benim müziğe başlamam da doğal olarak biraz ailemin yönlendirmesiyle oldu. Özellikle amcamın bağlama çalıyor oluşu beni, müziğin dolayısıyla da bağlamanın o büyülü dünyasına çekivermişti hemen. Çok etkilediğimi hatırlıyorum amcamın bağlamanın tellerine vuruşundan ve o eşsiz ezgiyi hala bugün gibi yüreğimin tellerini sarsarcasına haykırmasından. Evde duyduğum bu yürek dağlayıcı ezgiler, tellerin insanı o alemden alemlere ulaştıran ulvi sesi, türkülerin bıraktığı o sarsılmaz his zamanla benim dünyamın merkezine yerleşti. Babamın ve ailemin desteğiyle başlayan bu sanat yolculuğum, yıllar içinde sadece bir hobi olmaktan çıktı; benim hayat biçimim haline geldi. İnsan hayat tarzını hayalini kurduğu ve nispeten de ulaştığı bu hayallerine göre biçimliyor, ona göre bir serüvenin içine atılıyor. Bugün otuz iki yaşındayım ve dönüp baktığımda hayatımın neredeyse tamamına yakınının bu yukarıda büyük bir sevgiyle sözünü etmiş olduğum müzik tutkumla geçtiğini görüyorum. Eğitim hayatımı da bu doğrultuda şekillendirdim aslında.
Öncelikle bu alanla ilgili olarak Ordu Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’nde eğitim aldım. Bu eğitim yaşantım beni daha sonra hayallerimin en uç sınırına ulaşabilme hedefiyle Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde yüksek lisans eğitimime devam etmeme kadar götürdü. Eğitim-öğretim yaşantımı bu şekilde devam ettirirken bir yandan da büyük bir sevgi, büyük bir tutkuyla yürütmekten onur duyduğum, keyif aldığım ve Ordu’da faaliyet gösteren “Bahçeşehir Üniversitesi Çocuk Konservatuvarı Koordinatörlüğü” görevini yerine getirmekteyim. Her gün çocuklarla, müzikle ve sanatla iç içe olmak bana bir kez daha şunu gösteriyor aslında: Müzik, bir çocuğun hayatına dokunulabilecek en güçlü alanlardan biri. Çocukların müzikle büyümesi yalnızca bir enstrüman öğrenmeleri anlamına gelmiyor. Aslında müzik, çocukların karakter gelişiminden duygusal dünyalarına kadar pek çok alanda önemli bir rol oynuyor. Bir çocuk bir enstrüman çalmaya başladığında ilk olarak sabretmeyi öğreniyor. Çünkü müzik emek ister, tekrar ister, zaman ister. Günümüzde birçok çocuk hızlı tüketilen bir dünyanın içinde büyüyor. Fakat müzik, çocuğa beklemeyi, çalışmayı ve emeğinin sonucunu görmeyi öğretiyor.
Bunun yanında müzik, çocukların özgüven gelişiminde de çok büyük bir etkiye sahip. Sahneye çıkan bir çocuğun gözlerindeki heyecanı görmek ve bu heyecana ortak olmak, hele de bu heyecanın bir parçası olduğunu görmek gerçekten naçizane bir eğitimci olarak tarif edilmesi çok güç bir gurur ve mutluluk aslında. İlk başta çekingen duran o çocuk, zamanla kendini ifade etmeye başlıyor ve siz bu çocuğun ilerleyişine adım adım imza atıyor ve onu büyütüyorsunuz. Bunun bir tanımını yapmak gerçekten de zor. Ama bir o kadar da insanın, geriye dönüp baktığında üstelik bir eğitimci açısından durumu analiz ettiğinizde hayatında bıraktığı en etkili imzalardan, en değerli miraslardan biri olduğunu anlıyorsunuz. Alkış almanın verdiği mutluluk, yaptığı işe değer verildiğini hissetmesi çocuk üzerinde çok güçlü bir etki bırakıyor. Özellikle topluluk karşısında bulunmak, çocukların sosyal gelişimine ciddi katkı sağlıyor. Müzik aynı zamanda çocukların duygularını ifade edebilmesi için çok özel bir alan oluşturuyor. Her çocuk konuşarak anlatamaz kendini. Bazı çocuklar içe kapanıktır, bazıları duygularını saklar. Ama bir türküde, bir melodide ya da çaldığı birkaç notada kendisini ortaya koyabilir. Ben yıllardır öğrencilerimde bunu görüyorum. Müziğin çocukların ruhuna iyi gelen tarafı tam da burada başlıyor. Akademik açıdan da müziğin çocuk gelişimine önemli katkıları bulunuyor. Dikkat süresini artırması, hafızayı güçlendirmesi, disiplin duygusunu geliştirmesi ve problem çözme becerilerini desteklemesi bunlardan sadece bazıları. Fakat bana göre müziğin en kıymetli tarafı, çocuklara bir aidiyet duygusu kazandırması. Çünkü sanatla büyüyen çocuk kendisini daha değerli hissediyor. Bugün çocuk konservatuvarında çalışırken bazen kendi çocukluğumu görüyorum öğrencilerimde. Elinde ilk kez bağlama tutan bir çocukta, yıllar önceki kendimi hatırlıyorum. Piyanonun tuşlarına ilk kez yüreğini koyan minicik bir kalpte o tatlı heyecanın belki az da olsa korkunun tam aynısını ben de o anda kendisiyle birlikte hissediyorum. Belki de bu yüzden yaptığım iş benim için yalnızca bir meslek değil. Her öğrencinin hayatına küçük de olsa güzel bir iz bırakabilmek, benim için en büyük mutluluklardan biri. Müzik benim hayatımı şekillendirdi. Küçük yaşta başlayan bir bağlama serüveni beni bugün eğitimci kimliğime, sahnelere ve çocukların hayatına dokunabildiğim bir noktaya taşıdı. Şimdi en büyük isteğim, çocukların sanatla büyüdüğü, müziğin daha çok hayatın içinde olduğu bir gelecek görebilmek. Çünkü inanıyorum ki sanatla büyüyen çocuk, hayata daha güçlü, daha duyarlı ve daha umutlu bakar.
